Türkiye’nin Doğusu ve Irgatlık.

İçimde ukde kalan bir konudur ırgatlık. Çocuk yaşımda tanıdım bu kelimeyi.

Yeni eğitim öğretim yılı başlamış, heyecanla sınıf arkadaşlarımı beklerdim. Bana göre en kutsal pazartesi günü, okulun ilk günü olan pazartesiydi oysa…

Heyecanla girdiğim sınıfta, sıraların yarısından fazlası boştu. Yoklama alınırken buruk bir sesle “yok” diyordum.. Günler geçti, haftalar geçti. Okulun bahçesinde koşturmayı, oyun oynamayı hasretle beklediğim arkadaşlarım gelmemişlerdi.

Okula gelmemelerinin bir sebebi olmalıydı. Küçük bir ilçeydi Kâhta. Yürüyerek tavaf etmiş, arkadaşlarımın evlerini tek tek gezmiştim. Komşularından almıştım cevabı; Evde yoklardı… Çocuk aklı ya “NEDEN” diye sormamıştım. Belki de soramamıştım bilemiyorum.

Bir pazartesi günüydü. Hepsini bir arada görmüş, müthiş bir heyecanla yanlarına gitmiştim.

  • Neredeydiniz?

En masum duygularla sormuştum oysa… Aldığım cevap ilginçti. Biri “Giresun” biri “Malatya” biri “Çukurova” … Saydıkları bazı illerin yerini dahi bilmiyordum. Onların tatile gittiğini sanıyordum oysa.

Birbirlerine anlatmaya başladılar. Ne kadar çalıştıklarını, çadırlarda kaldıklarını, başlarından geçen ilginç olayları anlatıyorlardı. Heyecanla dinliyordum. Bütün hayatı küçük ilçesi ve köyü olan bir çocuk için bu anlatılanların ne kadar değerli olduğunu tarif edemem size.

Heyecanlıydım. Hayallerimde canlandırıyor, onlarla çalışıyordum. Heidi gibi ovalarda koşturuyordum hayallerimde. Pamuk tarlalarında, çay tarlalarında, elma ağaçları ve fındık bahçeleri arasında…

Kısa sürdü bu toz pembe hayallerim. Çünkü arkadaşlarımın parçalanmış, çatlamış o küçücük ellerini görmüştüm. Güneşten kavrulmuş tenlerini, ve ne kadar kilo verdiklerini…

İşte o gün öğrendim ben “Irgat” olmayı. Kışın aç kalmamak için ailece yaz boyu çalışmak zorunda olduklarını. Çadırda yaşamak, ağır bir işte çalışmak ve güvencesiz çalışmak… Acı bir gerçekle yüzleşiyordum.

Çatlamış ellerin ağrılarıyla kalem tutamıyorlardı. Kimi vazelin, kimi ayçiçek yağı sürüyordu ellerine.

Öğretmenimizin büyük bir el kremi alıp sınıfa indirdiği günü hatırlıyorum. Hatırladıkla içim acıyor.

Zaman geçti. Büyüdük. Kimi evlenip yuva kurdu, kimi kaderine razı oldu…

Yaş ilerledikçe sohbet konularımız daha farklılaştı. Lise sıralarında, Irgatlığın bitmesi için neler yapılması gerektiği, eğitimin önemi, çocuk ve gençlerin eğitimde fırsat eşitliğini yakalaması için atılması gereken adımlar, kalkınma, yönetimde hatalar. Anadil’in farklı olmasından kaynaklı eğitim kalitesinin düşmesi. Bölgeye yapılan yatırımların az olması, kamu kurum ve kuruluşlarının yeterli desteği sağlayamaması veya bölgede görevini yerine getirmemesi…

Hiç birimiz siyasetçi değiliz. Bürokrat değiliz. Vekil değiliz. Ama o yaşta bunları tartışıyor, çözümler üretmeye çalışıyorduk. Bu sadece bizim arkadaş gurubumuz için geçerli değildi. Okuldaki her grup için geçerliydi. İlçedeki, ildeki ve bölgedeki her insan gibi, bizim de konu başlıklarımız buydu.

Bazı gruplar hızını alamaz, mezun oldukları anda dernek kurarlardı.

Bölgenin ortak sorunu üzerine tartışabilmek, çözümler sunabilmek, bu amaç için örgütlenmek ve siyasi çalışmalar yürütmek çok olağan bir durumdu.

İşte bu yüzden ailelerini örgütleyen gençler önemlidir. Seçim günleri örnek pusula dağıtılır, okuma yazması olamayan ninelerimiz için de “ip tutmayı” öğretirdik.

İpin bir ucu pusulanın başına geçirilir. İp boydan uzatılır. İpin bittiği yere mühür vurulur!

İlk zamanlar, çocuklar da okuma/yazası olmayan anne baba veya ninelerine oy kullanırken refakat edebiliyorlardı. Daha sonra bu yasaklandı. Yasaklanınca, ipler devreye girdi. Bu defa da seçim günü dağıtılan “örnek” pusula ile, gerçek pusulalarda siyasi partilerin yerleri farklı olurdu.

Demokraside çare tükenmez. Okuma yazma bilen, oy kullanma hakkı olan parti yöneticileri önden gider, ip ile ölçer, daha sonra oyunu kullanır çıkardı ve biz de o ipler ile aile bireylerimizi oy kullanmaya gönderirdik..

Yıl 2022 olmasına rağmen, büyük bir siyasi mücadelenin içindedir doğu ve güneydoğu.

Bir tarafta ırgatlar, yoksullar… Diğer tarafta, bu yoksul insanların üzerinden geçinen kodamalar, tek derdi “devlet malını” yemek olan ahlaksız siyasetçiler…

Hiç biri bu sorunun çözülmesini istemezler. İstemiyorlar da. Çünkü bu sorunun çözülmesi demek, onların vaadlerinin tükenmesi demek. Oy alamamak demek. Sadece yerel de mi? Tabii ki hayır..

BUNLARIN KARNI DOYSA, İŞİ KİM YAPACAK?

Bu cümleyi, bugün hayatını kaybetmiş bir siyasi parti liderinin ağzından duydum.

Bu siyasetçiye göre, doğu ve güneydoğunun kalkınması halinde, Türkiye’de işçi kalmayacak. Fındıklar toplanamayacak, kayısılar toplanamayacak. Pamuklar toplanamayacak, Çaylar toplanamayacak…

Bu bölgenin kaderiymişçesine, göreviymişçesine! Bölgenin kalkınmaması için elinden geleni yapıyorlar.

Bunu yapmaya devam ediyorlar.

Bakınız: Tütün üretiminin yasaklanması. Tekel’in kapatılması.

Bakınız: Nar üretiminde desteklemelerin kalması.

Bakınız: Zeytin & Badem üretiminde desteklemelerin düşüşü…

Değişmedi hiç bir şey. Ama biz de değişmedik. Bu haklı mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz. Ve elbet bir gün biz kazanacağız. Parçalanmış ellerin verdiği oylarla bu düzeni parçalayacağız…

Yıl 2022,

Hâlâ ırgatlık var. Doğunun ve güneydoğunun kaderiymiş gibi!

Yıl 2022,

Hâlâ ırgatlar yollarda trafik kazasından veya iş kazasından hayatlarını kaybediyorlar.

Yıl 2022,

Hâlâ yoksulluk var. Sıralarda arkadaşlarını bekleyen çocuklar var. Küçücük elleri çatlamış, parçalanmış teni güneş yanığından kavrulmuş çocuklar var.

Yaşamaya çalışırken, iş kazalarında hayatını kaybeden tüm emekçileri rahmete anıyorum..